Taş evleri ve birbirinin dallarını gölgeleyen kavaklar, titriyor yeşil. Bu flörtöz hışırtılar da olmasa tümden uyuşuk sürecek gün ve alelade bir kızıllıkla geceye bırakacak yerini.
Açtım gözlerimi, gün ışıkları uçuşuyor perdenin eteklerinde. Bir çarpıntı! Bir kapı kapandı: hiçbir şey şimdiki gibi kalmayacak!
Kaçmalıyım bazen her türlü alışılmışlıktan. Çekip almalıyım kendimi zamanın kıskacından. Nesneleri silmeliyim, bilindik tüm biçimleri, olanca rengiyle. Başat noktasında olmalıyım ötenin, oradan dağınık ilerlemeliyim, yönsüz yolsuz.
Ne zaman düşsen toprağa ılık, eskimiş bir sözcüğü söylemişim gibi dirilir dilimin altında uyuklayan tat.
Ve zaman dişlerimin arasında bir tutam Yemen otu...
Ne zaman baksam yüzüne bir tepeden, çoğalır çizgilerin, martılar üşüşür dudaklarına, dilinin ucundan kapıp kaçarlar seni. Etrafını bozkırın ketumluğu sarmış, denize öykünme öyle, kar yağacak daha katı rüzgarlarına. Apak dağların arasında çoğalacak maviliklerin. Kıyıya dokunduğun yerde donup kalacak ellerin, sadece ellerin. Yine de çalkanmaya devam edeceksin, kuşkusuz, kabının içinde.
Günün sarısına devedikeni anlatıyor halini. Her mor başından bir ayrı ah.. Biraz daha söylese, yüzü düşecek iyice göğün. Susuyor, iyisi...