9 Haziran 2024 Pazar

 

Süleymaniye’den Eminönü’ne uzanan eğime gök inerken şeffaf şemsiyenin altında en çok hangimizin sözcükleri buğulandı, hatırlamıyorum. Köprünün kirli mavi korkulukları… Akıp giden kırmızı ışıklar beyaz ışıklar, uzakta tramvay ıslığı, küf kokulu funiküler’de renkli yüzler... Tüm dünyayı paranteze almış, sırtımızı Galata’ya vermiş, aceleci büyük küçük ayaklara bakarak bazen, bazen telaşlı yüzlerimize; bir boydan bir boya İstiklal’i katetmişiz. Yağmura inat insan seli… Nevizade, neşesinden hiçbir şey yitirmemiş. Tüm varlığım avuç içlerinde, yürümüyor, havaya suya karışıyoruz olsa olsa. Henüz incitmemiş yaşam gülüşlerimizi. Henüz sığlıklara değmemiş, düşlerimizden olmamışız. Pırıl pırıl bir İstanbul serili önümüzde. Bir kapıdan girmiş, masaya sandalyeye, gelip giden yemeklere değil, geçmişimize ve bugünümüze bakmışız. Yarından ürkmemiş, saatleri devire devire söylemiş, dinlemişiz. 






 

Karaköy’e inen rüzgarmışız. Sarı ışığa, askıda turuncu yeşil keten kumaşlara, tütsü dumanına çarpa çarpa, yokuş aşağı… Rıhtıma göz atmış, kapanmaya yakın girmişiz tramvaydan içeri. Uzun boynunda notaları açılan koku, avuç içlerinde ılık çizgiler, kulağımızda Jeff Buckley’in yumuşak sesi… Dışarıda yağmur atıştırıyor. Çiğ ışık Sirkeci’yi soran rastalı kadının yüzünde kırılıyor. Camdan dışarı, kalbimizden içeri bakıyoruz. Yaşanmış, yaşanacak her türlü kederden uzakta, sonsuz huzurdayız. 

25 Aralık 2021 Cumartesi

 

Sırtımıza vuran  müziğin yüzüne kapıyoruz yeşil kapıyı. Kızıl gökyüzünün altında tozuyor kar. Telaşsız... Eşikten sokağın dört bir yanına dağılan sarsak ayak izlerini bozmakla başlıyoruz yürümeye. Köşede, cılız bir ateşin başında çocuk, saatlerdir aynı kestaneleri evirip çevirmekten bezmiş. Önünde duruyoruz. Ardımızda kalıyor. Ellerimizde kabuğundan ayrılmaya direnen yanık kestanenin sıcaklığı... Yüzünde gölgeler... Yüzümde gölgeler.. Omuzlarında eriyor kar. Usulca... Tabelaların ucundan sarkan kırık buruk harflerin suskunluğuyla geçiyoruz geceden. 



4 Mayıs 2020 Pazartesi



Sokak lambasının sarı ışığı, kavakların arasında gezinen sığ suda izliyor kendini. Çıplak dalları vurguluyor iştahla. Dalların ucunda düşmeyi bekleyen yağmur damlalarını, henüz boy veren yarpuzları, uykuya dalmış taşları... Övgü isteyen nesnenin ve etrafını kuşatan ufak tefek ayrıntının gövdesinde ışıldamakla vazgeçilmez sanıyor kendini. Ve hiç sabah olmayacakmış, hiç sönmeyecekmiş gibi... Sonsuz, sınırsız... Her gece aynı düşü gördüğünden habersiz...

5 Eylül 2018 Çarşamba


    Yarımadada bir eylül... 
  Taş duvarların ılık sarısında solukların, ne güz sensin ne de perdeye düşen gölgeler. Dilinin altından kanatlanarak esen bir rüzgarsın, imayla gelip imayla giden. Bizse mürekkebi kurumamış aklın birbirinden ayrılmayan üç noktasıyız. Saklılığın boyu yol alarak vardık müdanasız kapın'ın donuk bakışlı tokmağına, hey! Üç kez vurduk tokmağı gecenin derin uykusuna. Ve şimdi bahçende bıraktığın ayak izlerine basarak dinliyoruz seni. Ne apaçık bir sözsün ne de saklı bir anlam. Üç adımda pencerene  eğilen asma yapraklarının titrek bakışlarına varıyoruz. İşte ordasın, yastığında günden kalan  kızıl bir gülüş... Silinmiş yüzün, hangi düşün içindeysen orda yüzün. 

28 Ağustos 2017 Pazartesi


    Telaşlı bir yılan hızla yol alıyor, mavi, derisi kalbine yük ve zehri dilinin ucunda, gündoğumu, bir yılan hızla akıyor çıplak  dağın kör gözlerine,  bir çırpıda kurtulacak kendinden. Öyle sanıyor. Ne denli soyarsam kendimi bu mavilikten, o denli taze ve yeğni olacağım, diyor. Tanyeri ağarırken varıyor bakışsız ve kaygan taşlarına dağın, neredeyse çatlayacaklar suskunluktan. Hiçbir şey söylemeden yılan, bir koca nehri atıyor gövdesinden... 

1 Nisan 2017 Cumartesi


    Kıyısında bir sözün, bekliyor, kararsız... Durdukça duracağı var. Biraz öteye gitse yırtılacak sanki atlas yüzü ve donuk bakışları düşecek.