2 Şubat 2015 Pazartesi


   Bir öykü anlat bana. Şimdi, gün serilmeden üzerimize. Anlat, yaprak döken ağaçların, uzaklarda hiç erişemeyeceğimiz uzaklarda, nasıl boğuştuğunu bir noktaya çakılı olmakla. Sert rüzgarların çığırtkan soğuğunda nasıl titrediklerini... Sisten ve şimşeklerden ürküp ürkmediklerini... Hiçbir şeyden gizlenememenin nasıl hissettirdiğini... Uçuşup geri dönen yapraklarını, mavi yapraklarını mor yapraklarını, ağlayan ve gülen yapraklarını, nasıl istersen... Şu, sırtında yıldızları olan dağın eteklerinde birbirini kovalayan küçük taşları, istersen, yeniden anlat. Sapılmış tüm gerçeklerden bir düş kur bana. 


    Zamandan arındır beni. 

 

31 Ocak 2015 Cumartesi


İnsan, vicdanını bazen suyla oyar. Öyle ince damarları çatlayan taşlar gibi ince sessiz sancır.

10 Ocak 2015 Cumartesi


Kalbimizdir, Argus
bizi susturan.

Belki bilmiyorsun,
sustukça yalnızlaşacağını
bir insanın
kendi ipiyle asla bir kuyuya inmemesi gerektiğini.

Hiç söylemiş miydim, en guzel uykuları taşların uyuduğunu? Bu yüzden yengeçlerin kayaların dingin derin uykularına saklandığını? Sahi, hiç mi söylemedim uykularımızın kötü birer taklit olduğunu?

6 Ocak 2015 Salı



Bahçede soğuk, sert bir rüzgar dolanıyor. Uğultu... Uzaklarda bir tepe, kar içinde. Kar altındayız. Bulutlar kızıl şişkin devingen. Bir başka yerinden dünyanın, aynı gökyüzüne bakıyor ve farklı bir gökyüzü görüyorsun şimdi. İçinde, halının altına süpürüle süpürüle birikmiş ekmek kırıntıları gibi, öyle saklı, küçük, kirli bir kırgınlık var. İçinde olabilecek en çocuksu  kötülük var. Seni duyuyorum.