Süleymaniye’den Eminönü’ne uzanan eğime gök inerken şeffaf şemsiyenin altında en çok hangimizin sözcükleri buğulandı, hatırlamıyorum. Köprünün kirli mavi korkulukları… Akıp giden kırmızı ışıklar beyaz ışıklar, uzakta tramvay ıslığı, küf kokulu funiküler’de renkli yüzler... Tüm dünyayı paranteze almış, sırtımızı Galata’ya vermiş, aceleci büyük küçük ayaklara bakarak bazen, bazen telaşlı yüzlerimize; bir boydan bir boya İstiklal’i katetmişiz. Yağmura inat insan seli… Nevizade, neşesinden hiçbir şey yitirmemiş. Tüm varlığım avuç içlerinde, yürümüyor, havaya suya karışıyoruz olsa olsa. Henüz incitmemiş yaşam gülüşlerimizi. Henüz sığlıklara değmemiş, düşlerimizden olmamışız. Pırıl pırıl bir İstanbul serili önümüzde. Bir kapıdan girmiş, masaya sandalyeye, gelip giden yemeklere değil, geçmişimize ve bugünümüze bakmışız. Yarından ürkmemiş, saatleri devire devire söylemiş, dinlemişiz.