21 Şubat 2016 Pazar



           DÜŞ KAPANI

    Bulutlu göğün altında, bir gece vakti, sakin bir tepede birbirine bakan iki iri taşın arasında uyuyordum. Birden sırtım ürperdi, gözlerimi açtım. Sesi tiz  bir rüzgâr esiyordu. Kollarına kuru otlar almış kıvrıla kıvrıla tepeden aşağı iniyordu.  Sağduyum şiddetle karşı çıktığı halde rüzgârın peşine takıldım. Rüzgâr kayboluncaya dek yürüdüm. Yukarı baktım sonra, epeyce aşağısındaydım tepenin. Yerden ince bir sis yükselmeye başladı. Geldiğim yoldan geri dönmeye karar verdim. Fakat o yol sanki bir anda silinivermişti. Sis, toynaklarımdan boynuzlarımın ucuna dek beni esir almıştı. Yukardan küçük taşlar yuvarlandı bir iki. Koşmaya başladım. Her şey bulanıklaşıyordu. Hangi yola saparsam sapayım hep aynı yere, bir çıkışsızlığa varıyordum. Küçük taşlarsa havada ürer gibi öbek öbek düşüyordu gövdeme, tüylerimin arasından ince, ılık kan akıyordu. Bir çıkış bulmalıydım. 'Buraya!' dedi bir ses. Sese koştum, iri bir beyaz taşa oturan büyükçe bir örümcek kızıl ışıyan tüm gözlerini bana dikerek ''Buraya!'' dedi. ''Daha hızlı!'' Daha hızlı koştum. Yer toynaklarımın altından kayıyordu. Bir basamağa atılıp boşluğa düşmüş adımın şaşkınlığı vardı üstümde. Ve daha da kötüsü başımın üstünde bir ağırlık vardı. ''Korkma, gerçek bir düşüş değil bu!'' Kızıl gözlü örümceğin sesi iki boynuzumun tam ortasından, başımın üstünden geliyordu. Yumuşak toprağa düştüm. Başımdan hızlıca indi örümcek, yerde bir şeyler aradı, sonra incecik bir dal  buldu, dalın iki ucunu birbirine iliştirip, hızlıca başımın üstüne tırmandı. ''Ne yapıyorsun?''  diye sordum. Bacaklarım boşlukta çırpınmaya başladı. Aşağı, sonra yukarı baktım. Yer uzaklaşıyor, bulutlar yakınlaşıyordu, yükseliyorduk. Bulutlarca kuşatılmış dolunayı gözlerimle ararken birden sert bir zemine düştüm, örümcekse yerinden milim kımıldamadı. Canım yanıyordu. ''Acını büyütme, bu gerçek bir acı değil. Uyanınca anlayacaksın.'' dedi. ''Uyanınca mı? Ne demek bu şimdi? Uyanık olduğumu görmüyor musun?'' diye sordum hayretle. Benimle oyun oynuyor olmalıydı. Burnuma doğru  tuhaf bir şey sarkıttı. Çember yaptığı dalın ortasına ağ örmüştü. '' Sakın soru sorma. Kalk ayağa da işimizi görelim.'' dedi. ''Ne işi?'' diye sordum. ''Sana soru sorma demiştim.'' diye haykırdı. Nefesi çürük ot kokuyordu. Güç bela ayağa kalktım. Talimatlarına uyarak yürüdüm. Karşımda iki iri taşın arasına uzanmış bir karartı vardı. Biraz daha yaklaştık, toynaklarımın dibine gün gibi aydınlık bir ışık düştü, katmerlenerek açıldı. Burası bir süre önce uyuduğum yerdi, uyuyansa bir antiloptu. Yüzünü, boynuzlarını, gövdesini inceledim. Sol kulağı kesikti, tıpkı sol kulağım gibi. Hızlı soluyordu, hızlı soluyordum. Kanı damarlarımda akıyordu. Susuzdu, ağzının kuruluğu ağzımdaydı. Onu kıvrandıran o huzursuz uykusunu uyuyordum sanki. İnanılır gibi değildi. Örümcek hızlıca indi yere. '' Gitmeye can atıyor olmalısın. Az sonra bu kâbustan kurtulacak, bedenine geri dönecek ve bu düş kapanını boynuzundan çıkarmadığın sürece bir daha kâbus görmeyeceksin.'' dedi. Yerdeki antilopun   boynuzuna taktı düş kapanını. Uyandık.

* Öyküyü Beetoven'ın şu güzel müziği eşliğinde okuyabilirsiniz:




** Kısa bir öykü yazmak ve buna bir eskiz iliştirmek istiyordum. Ricamı geri çevirmeyen Emirhan Candan'a bu güzel eskizi paylaştığı için teşekkür ederim.


   









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder